SATIŞ NOKTALARI
 
TEMSİLCİLİKLER
 
Ana Sayfa | Basında Biz | Yayın ilkeleri | Tüm Sayılar | Duyurular | Künye | Danışma ve Hakem Kurulu | İletişim
 
1. SAYI
2. SAYI
3. SAYI
4. SAYI
5. SAYI
6. SAYI
7. SAYI
8. SAYI
9. SAYI
 
 
3. SAYI // TOPLUMSAL TİPLER

DİVAN KALEMİ

İlk iki sayısında Taşra ve Komşuluk meselelerini kendince okuyan Sosyoloji Divanı, yeni sayısında Toplumsal Tipler bahsini işlemektedir. Toplumsal hayatın olmazsa olmazı olan insanı, insanlık durumlarını, insan figürlerini, insan tepkilerini kendinde toplayan toplumsal tipler, bir toplumu tanımanın en kestirme yollarından biridir. Toplumsal tipler, bir toplumun somut ve görünür eylemliliğini temsil etmektedir. Toplumun hissiyatı, işleri, bakışı, tavrı, duruşu, siyaseti, inancı, kültürü toplumun bütün alanlarına yayılan tipler tarafından gözler önüne serilmektedir. Tipler, bir toplumun eli-ayağı, gözü ve kulağıdır. Toplum onlarla görür, onlarla eyler, onlarla bakar. Her toplumun, her kültür ve inanç ortamının adeta var oluş tarzıdır. Hayat insanla kaim. Hayat insanlar, tipler, tarzlar, farklılıklar, haller üretmekte pek mahir. Sosyoloji, bu maharetli ve ilham verici kaynaklara varma durumunda; hayat ve insan gerçeğini hecelemek ödevinde. Toplum bilimi ancak insana dokunarak, insana bakarak, insanı hissederek gerçek kimliğini bulabilir; yoksa insana üstten bakan, insanı görmeyen bir sosyoloji kendini inkardan başka bir şey yapamaz. İşbu gerçeği bir kez daha zikretmek için Sosyoloji Divanı toplumsal tipleri yazmaktadır.

Toplumsal Tipler dosyası hayatın farklı boyutlarından sınırlı sayıda temsillerle oluşmakta. Takdir edilmeli ki, engin bir dünyanın engin bir toplumsal tip haritası bulunmaktadır. Dosya birkaç örnek üzerinden sözünü ve derdini duyurmaktadır. M. Ali Aydemir, toplumsal tiplerin genel evrenini sosyolojik teori ile buluşturmaktadır. Levent Ünsaldı, sosyolojide epistemolojik tartışmalar bağlamında yeni bir figüre, ıskalanan bir tipe yani çakal tipine odaklanmaktadır. Ayşe Canatan, ihtiyar bakışını içeren bir eski toprak yazısı kaleme almakta ve eski toprak’ın sosyal ilişkilerdeki önemini irdelemektedir. Kadir Canatan, toplumsal hayatın önemli bir gerçeği olan göçün doğurduğu bir tipi, gurbetçiyi yazmaktadır. Sıla kadar gurbetin de insanın var oluş zeminindeki önemini dile getirmektedir. Kendisi de iyi bir şair olan Kenan Çağan, şair portresini yeni zamanlar ortamında çizmekte ve onun bir çelişki adamı olduğunu söylemektedir. Erhan Tecim, bir hasta ve hastalık tipolojisi çıkarmayı denemekte ve hastanın nasıl bir ilişki biçimine dahil olduğunu araştırmaktadır. Ferhat Tekin aşiret reisinin aşiret örgütlenmesindeki rolü ve işlevi, aşiret mensuplarıyla kurduğu ilişki biçimleri, modernleşme ve şehirleşme sürecindeki dönüşümü, rol ve statüsünü nasıl sürdürdüğü meselesini incelemektedir. M. Emin Babacan ile Ö. Miraç Yaman, ortak makalelerinde medya ortamında gerçekleşen yeni delikanlılık kültürünü araştırmaktadırlar.

Bu sayının sohbet köşesinde Prof. Dr. Beylü Dikeçligil hocayı konuk ediyoruz. Beylü Dikeçligil, yetkin ve verimli söyleşisinde sosyolojinin mühim konularını teori ve uygulama ekseninde konuşurken, sosyoloji talebesine önemli ipuçları sunmaktadır.

Kenar Kayıt bölümünde iki makale yer almaktadır. Zeki Saka, bir edebiyat sosyolojisi çalışması sunmaktadır. Mahrem Macera romanını enine boyuna analiz eden Saka, bir edebiyat metninin değişik şekillerde okunabileceğini göstermektedir. Ayşe Yıldız, Ömür Dediğin adlı programdaki ihtiyarlardan hareketle yaşlının dünyaya, hayata, ölüme, çoluk-çocuğa ve varlığa bakışını yaşlıların sözlerine dayanarak anlatmayı seçmektedir.

Hayat Sahnesi bölümü, hayatın dehlizlerinde ve vitrinlerinde yürümeyi sürdürmektedir. Seyfettin Kurt, bir çarşı portresi ile çarşının mekânsal ve toplumsal izdüşümlerini araştırmaktadır. Fatih Uslu, geleneksel sporlarımızdan güreşin toplumsal, kültürel ve sembolik önemini irdelediği yazısında, ayrıca bir pehlivan örneğinde pehlivanlık halini dile getirmektedir. Betül Ok, toplumun öncüsü diyebileceğimiz ihtiyar tipini; Hanife Özyer ise yine toplumsal hayatın mühim bir mecrası olan Elalem meselesini analiz etmektedir.

Sosyoloji ve ilgili alanlardaki yeni yayınların değerlendirildiği Kitaplık, okumayı ve okunanlar üzerine yazmayı teşvik etmektedir.

Selam ile…

İÇİNDEKİLER

 5   DİVAN KALEMİ | Editör
 
  DOSYA: TOPLUMSAL TİPLER 
9   M. Ali Aydemir | Sunuş: Sosyal Alanın Tipleştirilmesi
13   Levent Ünsaldı | Sürekli Bir Tematikleştirme Çabası Olarak Sosyoloji
37   Ayşe Canatan | Eski Toprak
43   Kadir Canatan | İğreti Hayatın Yarattığı İğreti Bir Tip: Gurbetçi
61   Kenan Çağan | Şair
73   Erhan Tecim | Algı ve Tanı/mlama Arasında Hasta Tipolojisi
85   Ferhat Tekin | Söylem ve Gerçeklik Arasında Aşiret Reisi
99   M. Emin Babacan-Ö. Miraç Yaman | İletişimin Değişen Boyutu ve Modern Delikanlılık Temsilleri
 
  SOHBET
117   Prof. Dr. Beylü Dikeçligil ile Sosyoloji Sohbeti
 
  KENAR KAYIT
139   Zeki Saka | İki Dünya Bir İnsan
167   Ayşe Yıldız | Hayata Yaşlı Bakış: Ömür Dediğin Programı
 
  HAYAT SAHNESİ
183   Seyfettin Kurt | Fatih Çarşısı
189   Fatih Uslu | Güreş ve Pehlivan
195   Betül Ok | İhtiyar
201   Hanife Özyer | Elâlem
 
  KİTAPLIK
211   Ejder Ulutaş | Bölüm ve Disiplin
217 M. Derviş Dereli | Akışkan Gözetim
225   Emrah Başaran | Kültür Sosyolojisi
229 M. Taner Türk | Edebiyat ve Delilik
235   Hüseyin Çil | Bir Hatanın Arkeolojisi
239 Faruk Turğut | Sosyolojik Düşünmenin Pratiği
243   Özge Seda Tüylü | Avare
 
245 ÖZETLER
 
256 YAZARLAR
DOSYA

Sosyal Alanın Tipleştirilmesi: Toplumsal Tipler

M. Ali AYDEMİR

Sosyoloji, toplumsal ortamında insanı ve insani olanı farklı açılardan kavramaya ve kavramsallaştırmaya çalışan bilimsel uğraş olarak anlaşıldı-ğında, toplumsal tipler önemli bir değişken olarak karşımıza çıkar. Açıkla-malarının merkezinde insanın toplumsallığına dair izleri görünür kılmaya çalışan sosyoloji, bu anlamda keşfedici bir uğraştır. Fakat ilgilerin ve ince-lemelerin projeksiyonu objektiflik ve bilimsellik gibi kaygıların eşliğinde bazı durumlarda şirazeden çıkarken, topluma dair bilgiler felsefi tartışmala-rın veya nicelleştirmelerin eşliğinde insana yabancı açıklamalarla işlenmek-tedir. Oysa toplum denilen çok boyutlu ve karmaşık yapı hangi düzeyde ele alınırsa alınsın merkezinde insan yer alır. Pozitivist paradigmanın mütem-mim cüzü olarak makro anlatılar toplum gerçeğini yapı ve kurumlar eşli-ğinde açıklarken birey, ele alınan sosyal olgunun ve eylemin edilgen bir parçasıydı. Oysa gerçekliği inşa eden fail olarak birey bizatihi toplumu üre-ten, yapıya dahli olandır. Toplumsal bir aktör yani fail/eyleyen olarak ya-pıya hayat veren birey, üretilen sosyal bağlamın taşıyıcısı/temsilcisidir. Bağ-lamın bir parçasıdır. Sosyal olanı temsilen eylemleri, ilişkileri, algı ve değer-lerinden mütevellit en genel anlamda kültürel bir bileşen olarak görülmeli-dir. Bu anlamda toplumun bir parçası, yapıya hayat veren esas unsur olma-sının yanında bir yanıyla da sosyal alanın izleği olarak görülebilir. Todo-rov’un ‘insanda toplumun yerini incelemek’ olarak ifade ettiği durum, ‘mikro sosyolojik evrende toplumu görmek’ şeklinde formüle edilebilir.

Sürekli Bir Tematikleştirme Çabası Olarak Sosyoloji

Levent ÜNSALDI

Türkiye sosyolojisinin teori-ampiri rabıtasını kurmada karşılaştığı güçlükler malumdur. Teorik ve metodolojik yaratıcılık yokluğu, epistemolojik ilkelerin yer yer önemsenmemesi, ampiriyle kurulan ilişkinin zayıflığı ve toplumsala yetkinlikle “dokunabilecek” tipolojik kavramların inşasına yeterince mesai harcanmaması bunlardan bazılarıdır. Bu tespitten hareketle elinizdeki makale kavramsal yaratıcılığa bir çağrıdır. Elimizdeki mevcut tipolojik setlerin, içinde yaşadığımız toplumun hususiyetlerini idrake taşımada yer yer kifayetsiz kaldığını ve “gündelik hayatın sosyolojisi” çerçevesinde işe koşulabilecek yeni toplumsal tiplerin ve kavramsal çerçevelerin inşasının aciliyet arz ettiğini vurgulamaktadır. Geleneksel-Modern veya Kentli-Köylü gibi, Türkiye özelinde tedrisi ve malumatçı bir işleve sahip olmaktan başka bir “mahareti” olmayan dikotomileri aşabilecek ve gündelik hayatın griliğindeki ve kıvrımlarındaki toplumsalı yakalayabilecek bir sosyoloji pratiğine duyulan ihtiyacın altını çizmektedir. Bu çerçevede, gündelik yaşamın “kırmalığında”, tekinsizliğinde ve alanların “çok parçalılığında” var olmaya çalışan, buna bağlı olarak eylem saikleri de bir o kadar çok parçalı ve kırık olan ve dolayısıyla da bu gerilimin tam merkezinde konumlanması ve çoklu bir benliğe sahip olması belki de en önemli hususiyeti olan bir toplumsal tipi masaya yatırmaktadır: “Çakal”.

Eski Toprak

Ayşe CANATAN

Eski toprak tecrübeli, ileri görüşlü, yaşama iyi uyum sağlamış yaşlı anlamına gelir. Eski toprak her işi yapmanın yolunu bilir. Sakin, dengeli ve tecrübelidir. Çevresine yararlı ve rehber olma özelliği taşır. Aktif ve olumlu yaşlıdır her ortamda varlığı bir zenginliktir.

İğreti Hayatın Yarattığı İğreti Bir Tip: Gurbetçi

Kadir CANATAN

İç ve dış göç hareketleri, yeni yerleşim birimlerinde ilginç bir toplumsal tip yaratmıştır. Adına “gurbetçi” denilen bu tip, göçün ilk aşamasında ortaya çıkan ve kimi özellikleriyle hem kırsal hem de kentli insan tipinden ayrılan yeni bir fenomendir. Gurbetçilik, sözcük anlamı olarak “yabancı yerlerde” ya da “evinin dışında olmak” demek olan bir mevsimlik göç biçimidir. Göç literatüründe gurbetçi(lik), göçün ilk yıllarına ya da aşamasına özgü bir durumdur. Bu toplumsal tipi bağlamına (mekânına) göre iki farklı ortamda ve iki farklı tip olarak incelemek yerinde olacaktır.  

Şair

Kenan ÇAĞAN

Toplumdaki her bireyin faaliyetleri kimliğinin esas bileşenlerden biridir. Bireysel kimliklerin dış algısında bireyin yaptığı işin, yürüttüğü faaliyetin niteliği çok önemlidir. Elbette her birey, birden daha fazla iş ya da faaliyetle uğraşır. Ancak bunlardan bir tanesi bireyin esas işine dairdir. Toplumdaki bireylerin sosyolojik çözümlemelerinde müracaat edilecek en işlevsel kavram, ‘tip’ kavramıdır. Toplumsal tipler çok kaba genellemelerdir. Herhangi bir tip, bir ortalamadan öte bir şey değildir. Bu yazı bağlamında ele aldığımız kişi: Şair. Sanatçının bir alt cüzü olarak şair, sanatçının temel karakteristiklerini üzerinde barındırır. Ancak şairi diğer sanatçılardan ayıran yanlar da var hiç kuşkusuz. Şairin bir ortalaması, genel bir tipolojisi üzerine konuşulabilir, betimlemeler yapılabilir. 

Algı ve Tanı/mlama Arasında Hasta Tipolojisi

Erhan TECİM

Bu çalışmada teorik olarak hasta rolü incelenmektedir. Sosyal rol ve sosyal kişilik kavramlarından yola çıkılarak, özellikle işlevselci teori bağlamında konu serimlenmektedir. ‘Hasta ve hastalık’, ‘rahatsızlık’, ‘hasta rolü’ gibi kavramlara dair tartışmalar yapılmakta ve bu kavramların ifade etmiş olduğu farklı temalar vurgulanmaktadır. Teorisyenlerin hastalık ve rahatsızlıktan ne anladıkları çalışma açısından önemlidir. Yabancı yazında bu iki kavrama karşılık gelen kelimeler ele alınmaktadır. Parsons’cı hasta rolü irdelenerek, toplum içerisinde hasta bireyin nasıl algılandığı tartışılmaktadır. Hasta ve doktor etkileşiminin de konu edinildiği bu çalışmada ağırlıklı olarak hasta, hastalık ve hasta rolü üzerinde durulmaktadır. Bu sebeple hasta olmanın hangi durumlarda normal olarak görüldüğü veya hangi durumlarda sapma olarak değerlendirildiği konusu, işlevselci ve sembolik etkileşimci teorisyenlerin görüşleri paylaşılarak irdelenmektedir. 

Söylem ve Gerçeklik Arasında Aşiret Reisi

Ferhat TEKİN

Aşiret kan bağına ya da soy ideolojisine dayanan sosyo-politik bir oluşumdur. Kendi içinde özerk olan bu sosyal birliğin yönetilmesi ve kamu düzeninin sağlanması ihtiyacı aşiret reisliği (ağalığı) denilen kurumu ortaya çıkarmıştır. Günümüzde özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda halen bu sosyo-politik yapı ve onun yönetici fenomeni ile karşılaşmak mümkündür. Ancak çeşitli önyargılı, ideolojik ve oryantalist yaklaşımlar, sosyal ve siyasal niteliğe sahip olan bu fenomenin gerçekte ne olduğunu dolayısıyla da modernleşme sürecinde nasıl dönüştüğünü ve varlığını sürdürdüğünü açıklayamamaktadırlar. Bundan hareketle bu yazıda gerçekte aşiret reisinin aşiret örgütlenmesindeki rolü ve işlevinin ne olduğu, aşiret mensuplarıyla ne tür ilişki kurduğu, modernleşme ve şehirleşme sürecinde nasıl dönüştüğü, rol ve statüsünü nasıl sürdürdüğü vb. hususlara cevap/lar bulmaya çalışılmaktadır.

Yeni Temsilde 'Köşe Başı Tutmak': İletişimin Değişen Boyutu ve Modern Delikanlılık Temsilleri

Mehmet Emin BABACAN- Ömer Miraç YAMAN

İletişim teknolojilerinin hızla değişmesi ve dönüşmesi neticesinde toplumsal ilişkilerde yaşanan farklılaşmalar, bu yönelimin yönünü tespit maksadıyla bir takım derinlikli çalışmaların yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Nitekim özellikle internet ve gençlik üzerine yapılan pek çok araştırma göstermektedir ki, yeni dönemin önemli başlıklarından birisi hiç şüphesiz sanal iletişimin toplumsal ilişkiler üzerindeki belirleyici etkisi ve gücüdür. Bu çalışma en temelde, yaşana gelen bu değişimin gençler bağlamında ve özellikle delikanlılık temsilleri üzerinden ne denli bir değişime karşılık geldiğine odaklanacaktır. Gençlerin sanal dünyada tercih ettikleri sosyalleşme biçimleri, bu bağlamda ortaya çıkan yeni ve çoklu kimlikler ve “ben” odaklı yaklaşım çalışmanın alt başlıklarını oluşturmaktadır.
SOHBET

Beylü Dikeçligil ile Sosyoloji Sohbeti

Bildiğimiz üzere sosyoloji bağımsız bir alan olarak 19. yüzyılın son-ralarında ortaya çıkmıştır. Zaman-mekân-insan bağlamına çok dikkat ediyorsunuz? Sosyal bilimlerin ortaya çıkışını bu bağlamda nasıl değer-lendiriyorsunuz?

Özellikle sosyoloji, sosyal antropoloji, psikoloji, iktisat ve tarih gibi yeni bilim alanlarının ortaya çıktığı 19. yüzyıl, Batı Avrupa tarihinde te-melden dönüşümlere sahne olan sarsıntılı bir dönem. Genellikle sosyoloji tarihi ya da bu konuya temas eden çok az sayıdaki sosyoloji teorileri kitap-larında, bu yüzyılın bir karmaşa dönemi olduğu ifadesi ile yetinilir. Oysa ‘Batı Avrupa bir karmaşa içindedir ve toplumsal yapıyı yeniden inşa ede-cek bir bilime ihtiyaç vardır’ söylemi ile yetinmeyip bu söylemin içini dol-durmak gerekiyor. Bu ise ancak, Batı Avrupa’nın tarihsel-kültürel çizgisini geriye doğru izleyerek mümkün olabilir. 
 
KENAR KAYIT

İki Dünya Bir İnsan: Edebiyat Sosyolojisi Bağlamında Mahrem Macera Romanı

Zeki SAKA

Başlığı okuduğunuzda, bir dönemlerin modası pembe dizileri ve aşk romanlarını anımsatan bu roman, içeriğiyle sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Çünkü buradaki maceranın “mahrem” olmasının ya da adının “mahrem” konulmasının, bildiğimiz son otuz kırk yıl öncesinin romanlarıyla, pembe dizileriyle alakası yok. Vakıa roman kahramanının yaşadıklarının mahrem bir tarafı var. Çünkü her şey roman kahramanının üzerinden verilmektedir. Fakat roman okunduğunda da görüleceği üzere mesele edilen şey, esasında doğu ve batı yani İslam ve Batı olmak üzere iki medeniyettir. Her iki me-deniyet bir karşılaştırmaya, bir nevi tartışmaya tabi tutulur. Bu durum ro-man “okuma eylemi”ni zordan kolaya, kolaydan zora doğru savurmaktadır. Bu savrulmanın başlangıç noktasını hiç kuşkusuz romanın otobiyografik bir nitelik taşıması oluşturur.  Konu edinilen zaman dilimi, iki medeniyetin dönemin koşullarında farklılaşan ve yoğunlaşan ilişkileri, otobiyografik malzemeyle beslendiğinde ya da o meseleler otobiyografiye sirayet ettiğin-de roman, tezahürleriyle mümbit bir hale gelmektedir. Bu durum, henüz roman okunurken güçlü çağrışımlara sebep olmakta, dahası roman kahra-manının aktarımlarına, kişisel deneyimlerine de odaklanmayı gerektirmek-tedir. Esasen edebiyat sosyolojisi girişimi olarak bu çalışmada yapılmaya çalışılacak olan da budur.

Hayata Yaşlı Bakış: Ömür Dediğin Programı

Ayşe YILDIZ

Yaşlılık, yeni dönem sosyoloji araştırmalarında öne çıkan bir başlık olarak dikkat çekmektedir. Yaşlılığın nedenlerinin, koşullarının araştırılması ve davranış değişimlerinin incelenmesi gerontolojinin başlıca ilgi alanını oluşturmaktadır. Yaşlılığın nedenlerinin genellikle yaşa bağlı ortaya çıkma-sının yanında koşullarının araştırılması ülkemizde oldukça yetersiz bir alandır. Ancak gün geçtikçe yaşlılık üzerine yapılan çalışmalarda artış göz-lenmektedir. Bu araştırmalar yaşlılığın özelliklerinin yanı sıra yaşlılığın sü-reci ile ilgili tartışmalara açıklık kazandırmaya çalışmaktadır. Genel anlam-da yaşlanma bir süreç iken, yaşlılık bir dönemi ifade eder. En temel ayrım bu şekilde yapılabilmektedir. Fakat yaşlılık ve yaşlanma kavramlarını bir-çok açıdan tanımlamak mümkündür.
HAYAT SAHNESİ

Terkenli Han'dan Fatih Çarşısı'na

Seyfettin KURT

Mekânlarına yaslanarak yaşar şehirler.

Şehirlerin nabzı çarşılarda atar. 

Alış verişin yapıldığı, ihtiyaçların karşılandığı, ticaretin döndüğü bu mekânlar, basit bir köy panayırı iken de, uzak bir yayla pazarı iken de, şehrin içinde, han, bedesten, çarşı iken de, büyük şehirlerde, pasaj, AVM, piyasa, borsa iken de halkın aynası, nabzı olma işlevini asla kaybetmez. Sevinçler, mutluluklar çarşılarda dağıtılır, acı, keder, hüzün çarşı meydanla-rında bölüşülür.

1960’lı yıllarda da Konya şehir hayatı acısıyla, tatlısıyla, vilayet ko-nağı, türbe önü, eski garaj, cıvıloğlu hanı, kapı camisi, aziziye camii, iplikçi camii, saray çarşısı, bedesten, sarraflar içi binalarının çerçevelediği bir alanda dönüp dururdu.

Güreş ve Pehlivan

Fatih USLU

“Hazreti Hamza Güreşin Piri, Hz. Muhammed de onlardan biri…” diye başlayıp “alta düştüm diye üzülme, üste çıktım diye sevinme!” şeklinde devam eden nameler eşliğinde başlayan güreş, geçmişi tarihi derinliklere dayanan bir Türk-İslam geleneğidir. Türk örfünün baskın olduğu, sporda ahlak kurallarının yaşatıldığı önemli bir spordur güreşler. Hatta bir peygam-ber sporu, bir ata sporu olarak nam salar. Tarihsel derinliğinde güreş, deği-şik stil ve formlar kazanır. Genelde savaş sanatları içinde yer alır. Anadolu coğrafyasının tamamı için önemlidir güreş. Hemen bütün şehirlerde güreş tutan insanlar, güreş müsabakaları görülür. Tarihi Kırkpınar Güreşleri, güre-şin kurumsallaşmış ve gelenekleşmiş bir örneğidir. 

İhtiyar

Betül OK

Sosyolojik muhayyile ve mukavemetin esas duraklarıdır onlar. İnsa-nın gözünün önünde bir resim canlanıverir; naif, kırılgan ve muhtaç. İhti-yarlar toplumun sessiz tanıklarıdır adeta. Huzur onların hayat kaynağıdır. Öyle dediysek yanlış anlaşılmaya. Huzurevi denilen bir mekân da var hâsılı dört duvar. Her bayram meraklı bir çift gözün, yaşlarıyla ahbap olduğu yapay bir âlem. Huzurevinin (huzursuzluğun) varlığı ihtiyarlara verilen “değer”i az da olsa fısıldar kulaklara. 

Elâlem

Hanife ÖZYER

Âlemden maksat insandır diyor Mevlana. Âlemden maksat insansa eğer insanın fıtratına ait özellikler de âlem’e yansıyacak, onda tecessüm edecektir. İnsan herkesin bildiği üzere konuşan, düşünen, yorumlayan var-lıktır. Düşündüklerini yorumlayarak aktarmak da insana ait bir başka özel-liktir. Bireyler düşüncelerini yorumlarken kaynak olarak başkalarını refe-rans alabilir, onlar üzerinden yorumlarını geliştirerek yeniden üretebilirler. Nitekim başkalarıyla girilen tüm ilişkiler bireyin davranışlarını meşrulaştır-ma araçlarından başka bir şey değildir. Yakın sosyal ilişkilerin güçlü olduğu toplumlarda insanlar, kendileri dışındakilerin neler yaptığı, işlerinde başarılı olup olmadığı, kaç çocuğu olduğu, çocukların ne işle meşgul olduğu-kimlerle arkadaşlık ettiği hasılı mahremi ilgilendiren yahut sıradan pek çok konuları gündemlerine alabilmektedir. Bu gündem aslına bakılırsa öyle kolay değişmemekte yahut değişse bile yeni başlıklar hemen eklenebilmek-te ve el/âlemi çokça meşgul edebilmektedir. Bu tür dedikodulara dâhil olan-lar için kimin kiminle, ne zaman, nerede, ne yaptığı önemlidir.
KİTAPLIK

Bölüm ve Disiplin

Ejder ULUTAŞ

 “University Extension World’ün American Journal of Sociology olacağına dair duyurunun yapılmasından kısa bir süre sonra  editörler ilk sayıyı doldurmaya yetecek kadar makale verme sözü bile almamışlardı”(Kitaptan, s.122).
 
Yukarıdaki paragrafın, bugün binlerce yazının yayınlanmak için sıra-ya girdiği ve dünyanın en prestijli dergilerinden olan Şikago Sosyoloji Der-gisi’nin (American Journal of Sociology) adeta yazı avına çıktığını dolaylı yoldan dile getirmesini, ilk etapta derginin sahip olduğu şimdiki karizmayı çizmeye, siciline faça çekmeye çalışmak gibi bir gayretin işareti olarak okumak mümkün. Oysa derginin akademik dünyada bıraktığı intiba, ilk çıktığından itibaren yoğun bir ilgiye mazhar olması gibi bir beklentiyi ge-rekli kılıyor. Dergi hakkında pejoratif bir değerlendirme gibi de okunabile-cek bu paragraf aslında yayın hayatına giren hemen hemen bütün dergilerin daha doğarken yaşadıkları sürecin bir parçasıdır. Matbuat hayatına adım atan her çiçeği burnunda dergi, rüştünü ispat adına, ben de buradayım, ben de varım deme adına yazı bulma telaşına girer. Bir kısmı birkaç sayı ya da birkaç yıl yayınlandıktan sonra yorgun düşer. Heyecanını yitirir. Ya da tevarüs edecek birinin kalmaması neticesinde, gerektiği zaman bakılacak bir arşiv olarak raflardaki yerini alır. Nispeten daha uzun ömürlü olabilen dergiler de mevcut. Bir derginin kısa ömürlü olmasına üretilebilecek veya sayılabilecek gerekçeler sıralamak zor olmasa gerek. Biten bir süreli yayın, hakkında yapılacak yorumların yelpazesini geniş tutulabilme imkanı sunu-yor. Ancak asır deviren ve halen aktif bir şekilde yayın hayatına devam eden bir derginin bunu nasıl yapabildiği sorusuna verilecek cevap o kadar da kolay olmuyor ve değerlendirme noktasında yelpazenin manevra alanı epeyce daralıyor. Neticede yaşayan bir olgu hakkında çok da rahat konuş-mak mümkün gözükmüyor. Çünkü önü ve arkası pek hesap edilmemiş bir değerlendirme, ilişkileri düzenleyen referans noktalarına takılıp, bu nokta-ları tahrip edebilecek tesirde olabilecektir. Şikago sosyoloji geleneğini ele almak gibi ağır bir yükün altına giren Abbott da içerisinden konuştuğu ge-leneği ele alırken (en azından bugünkü durumunu) temkinli olmayı elden bırakmayan bir üslupla karşılıyor bizi. Neticede bölüm halen faal ve ilişki-ler canlı.

Akışkan Gözetim

Mustafa Derviş DERELİ

İnsanoğlu bugün tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde iletişim teknolojilerinin kuşatması altında. Yaşadığımız evlerde, çalıştığımız yerler-de, girip çıktığımız mekânlarda, caddede, sokakta, kısaca nefes alıp verdi-ğimiz hemen yerde kameralar var artık. Hangi tarafa baksak, ne yana dön-sek dijital bir göz bizi gözetlemekte. Hayatımız an be an yakından izlen-mekte, kaydedilmekte. Hemen her dakika bir kadrajın içerisindeyiz. Gü-ven(siz)lik ve gözetimin zirveye çıktığı dönemde yaşayan bizler, kamerasız bir hayatı düşünememekte, onları hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası olarak kabul etmekteyiz. Geleneksel dönemlerde kabul gören sınırların aşınmaya uğradığı, mahremiyetin dönüşüm geçirdiği, teknoloji aracılığıyla insan tekinin en dokunaklı taraflarının dahi zarar gördüğü, sahici insani muhabbetlerin yapıldığı gerçek dünya yerine sanal “ikinci dünya”ların ter-cih edilmeye başlandığı bir dönemdeyiz. Akıllı cep telefonlarından tabletle-re, giyilebilir teknolojiden (google glass gibi) sosyal medya ağlarına hemen hepimiz artık “akışkan gözetim”in bir parçasıyız. “Gözetim toplumu”nun gönüllü neferleriyiz. Bilerek. İsteyerek. Gözetildiğimizin farkında olarak.

Kültür Sosyolojisi

Emrah BAŞARAN

Anton C. Zijderveld’in kaleme aldığı Kültür Sosyolojisi başlıklı eser, iki temel kısımdan oluşmakta ve her kısım altında da beşer bölüm olmak üzere toplam on bölümden meydana gelmektedir. Kadir Canatan’ın çeviri-siyle dilimize kazandırılmış kitabı genel bir bakış ile incelediğimizde bilinen manadaki kültür sosyolojisi kitaplarından farklı olduğu hemen göze çarp-maktadır. Bu farklılığın ise birçok özellikten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yazarın kültür olgusunu çok geniş perspektiften ele alması, konuyu bol örnekler vererek soyutluktan kurtarması ve karşılaştırmalı bir analiz sunma-sı kuşkusuz ki kitabı diğerlerinden ayıran temel hususlardır. Zaten bu du-rumu yazar kendisi de, kitabın sıradan bir kültür sosyolojisine giriş kitabı olmadığını, aksine kültüre ilişkin farklı problematiklerin sosyolojik bir çer-çevede ele alındığı bir kitap olduğunu belirterek ifade etmiştir.

Edebiyat ve Delilik

M. Taner TÜRK

Türk edebiyatının son asrında delilik ve delilik söyleminin geçtiği edebi eserleri inceleme konusu yapan “Edebiyat ve Delilik” son dönemde oldukça revaçta olan “edebiyat ve”li yapıtlara yeni bir halka olmuştur. Dünya edebiyatında delilikle ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Türk edebiya-tında da tez, makale ve bildiri şeklinde yayınlar görülmektedir. Fakat bütün Yeni Türk edebiyatını kapsayan bir çalışma ne yazık ki bu zamana kadar yapılmamıştır. Bu eserle edebiyatta sosyal tiplere ilginin artacağı da düşü-nülebilir.

Bir Hatanın Arkeolojisi

Hüseyin ÇİL

Sanat ve edebiyata dair sosyolojik bir tartışma gündeme geldiğinde toplumu ve eseri iki karşı tarafa koyup bunun hangisi diğerini belirler diye sormak da kendiliğinden gündeme gelir. Bu birinin diğerini belirleyeceği anlayışı Marksist estetiğin bize sunduğu bir varsayımdır. Yine Marksizm’in bu soruya verdiği cevap toplumdaki bir takım gelişmelerin sanat üzerinde belirleyici olduğu şeklinde olmuştur. Marks’ın daha sonra bu durumdan farklı biçimde karşılıklı belirleyicilik fikrini ortaya atması pek dikkat çek-memiş, toplum ağırlıklı estetik değerlendirme deyim yerindeyse Marks’ın üstüne yapışıp kalmıştır. Bu durum alanda çalışma yapan herkes tarafından kolayca kabullenilmiş ve zihinlerde sanatta estetikle toplumsallık arasında ters orantılı bir bağ kurulmuştur. Ne kadar çok estetik o kadar az sosyoloji ya da ne kadar çok sosyoloji o kadar az estetik . Son derece sığ bir algı ol-masına rağmen etki alanı geniş ve derin. Bu nedenledir ki sanat ve edebiyat üzerine yapılan çalışmalar nihayetinde toplumun “yansıtıldığı” çıkmaz so-kağına varıp kalıyor.

Sosyolojik Düşünmenin Pratiği

Faruk TURĞUT

Gündelik hayatımızda “sosyolojik olarak, ...” şeklinde başlayan de-ğerlendirme cümleleri ile sık sık karşılaşmaktayız. Çoğu zaman bu şekilde başlayan cümlelerin geri kalan kısmında, başlangıçta yer alan ifadenin içini dolduracak bilgi veya yorumu bulamıyoruz. Bu durum, ifadenin diğer ba-kış açılarıyla kıyaslandığında aralarında her ne kadar ne olduğu kestirile-meyen bir farkın varlığına işaret etse de, konuşma ve yazma eylemleri sıra-sında sıkça başvurulan kalıp ifadeler arasında yer almasına neden olmakta-dır. Hayata, olaylara karşı sosyolojik bakış açısını yakalamak, bu noktadan bakmak, görmek, değerlendirme yapmak ve bu becerinin insanlara kazan-dırılmasını sağlamak noktasında bir boşluk bulunmaktadır. Vincent Ryan Ruggiero’nun Türkçeye ‘Sosyolojik Düşünme: Pratik Uygulama Kitabı’ adıyla çevrilen kitabı, bu boşluğun kapanmasında yardımcı olabilecek nite-likte. Sosyoloji eğitimi süresince öğrencilere verilen, büyük ölçüde teorik seviyede kalan bilgilerin pratiğe dönük olarak kullanılabilmelerini sağlaya-cak bir kılavuz formundadır. 

Avare

Özge Seda TÜYLÜ

Avare kenarda kalmışların hikâyesi… İçimizde yaşayanların, içimiz-de kalanların temsili… Onlar her zaman olmaları gereken yerde olmuşlar ve oradan bize seslenmişlerdir. Aslında avarelerin seslenme, farkındalık ya-ratma gibi bir amaçları da yoktur. İnsan ölçüp biçerek avare olamaz. Avare-lik bir kabulleniş ve bakıştır. Dünyayı kendi açışından yorumlayarak var olma mücadelesidir.

Emine Gürsoy Naskali’nin editörlüğünü üstlendiği “Avare Kitabı” içinde yaşadığımız toplumun farklı, alışılmadık, dikkat çeken, tedirgin olu-nan, umursanmayan, görmezlikten gelinen aktörlerinin peşine düşmüştür ve içimizde yaşayan bu aktörlerin toplumdaki ontolojik varlığının yeni bir anlamlandırma çabasının ürünüdür. Avare Kitabı, “Avare kimdir? Bir insan neden avare olur? Avare toplumun neresinde konuşlanır? Avarelik nerede başlar nerede biter?” sorularına tam anlamıyla kronolojik bir cevap arama-nın ötesindedir. Devlet Nezdinde Serserilik, Dervişler, Masallarda Avarelik, Sinemada Avare Tipi, Edebiyatta Avareler ve Avarelik bölümleri olmak üzere toplamda altı alt başlıktan oluşur. Her bir başlık avareler üzerinde okuyucuya sinemadan edebiyata, tarihsel birikimden masallara bir avare tipi tahlili sunmaktadır.
 
Sosyoloji Divanı Kitaplığı
Satış Noktaları
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
SATIN AL
Fidan Kitabevi
SATIN AL
Özlem Kitabevi
SATIN AL
Akabe Kitabevi
SATIN AL
Algı Kitapevi Bursa
SATIN AL
Şadirvan Kitabevi Adana
SATIN AL
Atatürk Havalimanı
SATIN AL